Türkiye siyasetindeki çözülme, kayma ve ilkesizlik durumunun bedeli tek bir kişiye yüklenmek isteniyor. Ancak aslında hedef alınan, o kişinin temsil ettiği ahlaka dayalı, prensipli ve temiz siyaset anlayışıdır.
Bir ülkenin karanlık alışkanlıkları için bir kabus haline gelmiş olsun. Dürüstlüğü, devlet adamlığı ve ülke menfaatlerini her şeyin önünde tutmasıyla rahatsızlık yaratsın. Yalana dayanarak konuşmadığı ve güç peşinde koşmadan siyaset yaptığı için hedef gösterilsin. Bugün Türkiye’de tam olarak bu nedenle saldırıya uğrayan kişi Kemal Kılıçdaroğlu’dur.
Son zamanlarda CHP Genel Merkezi etrafında ve ona bağlı medya kuruluşlarında yürütülen kampanyaların ortak bir söylemi var: Siyasetin yapısal sorunlarını tartışmak yerine, sorumluluğu bireylere yüklemek. Milletvekilleri AK Parti’ye geçiyor; suçlu yine Kılıçdaroğlu. Belediye başkanları yer değiştiriyor; sorumlu yine Kılıçdaroğlu. İlkesizlik, baskı, tehdit ve menfaat düzeninin konuşulmaması için her şey tek bir kişiye atfediliyor. Bu bir analiz değil, bilinçli bir kaçıştır.
Bugün yaşanan geçişler, bir liderin zayıflığı olarak değil, bazı siyasetçilerin ahlaki dirençten vazgeçme hızının bir göstergesi olarak değerlendirilmeli. Hiç kimsenin AK Parti’ye geçişi, Kemal Kılıçdaroğlu’nun hatası değildir. Bu geçişlerin tek bir açıklaması vardır: İlkelerin terk edilmesi.
CHP’deki asıl kriz, bir “isim krizi” değil, siyaset üretme krizidir. Topluma umut verecek bir ekonomik politika mevcut değil, hukuki bir çerçeve yok, dış politikada tutarlılık yok ve sosyal adalet adına gerçekçi bir program yok. Ancak her tartışmada sadece bir isim öne çıkıyor: Kemal Kılıçdaroğlu. Özgür Özel ve etrafındaki yönetim anlayışı, kendi siyasi varlığını oluşturamadığı için mevcut olanı yıkmaya çalışıyor. Çünkü yeni bir söylem yoksa, eskiyi karalamak en kolay siyaset biçimidir. Bu bir tercih değil, acziyetin itirafıdır.
Siyaset, rakibini eleştirmek yerine halkın sorunlarını dile getirmekle yapılmalıdır. Ancak bugün CHP’deki durum şu: Gündem oluşturulamıyor, bu nedenle gündem haline geliniyor. Üstelik bu da yalnızca Kemal Kılıçdaroğlu’nun adı geçtiğinde mümkün olmaktadır. Eğer bir genel başkan, selefinin gölgesinden çıkamıyorsa, sorun gölgede değil, ışığı yakamayan iradededir.
Hedef alınan Kemal Kılıçdaroğlu’nun şahsı değildir. Hedef alınan şunlardır: Ahlaklı siyaset, hesap verebilirlik, ilkesel duruş ve koltukla değil halkla kurulan bağ. Çünkü bu çizgi, siyaseti bir ganimet alanı olarak görenleri rahatsız eder. Bu nedenle, politika geliştirmek yerine itibar zedeleme tercih edilmektedir.
Bugün Kemal Kılıçdaroğlu’na yöneltilen öfke, aslında hesap vermeme refleksidir. Onu savunmak zordur; fakat onu suçlamak oldukça kolaydır.
Bu ülkede dürüst kalanlar her zaman yalnız bırakılmıştır. Ancak tarih, onları haksız yazmamıştır. Bugün hedef alınan Kemal Kılıçdaroğlu değil; yarın ihtiyaç duyulacak olan temiz siyaset mirasıdır. Türkiye bir gün geriye dönüp baktığında şunu net bir şekilde görecektir: İlkesizliğin alkışlandığı bir dönemde, dürüst kalmayı göze alan bir lider vardı.